SİYAD Emek Sineması İçin İlan Hazırlattı!
63. Cannes Film Festivali Resmi Seçkisi Açıklandı!
29. İstanbul Film Festivali’nde Ödüller Dağıtıldı!
Arka Pencere, Şarlo İçin Yaşgünü Pastası Kesiyor!
29. İstanbul Film Festivali’nde Son Haftasonu!
29. İstanbul Film Festivali’nde Yolun Yarısı
Arka Pencere, Çocuk Oyunculara El Sallıyor!
29. İstanbul Film Festivali İzleyiciyle Buluştu!
Arka Pencere, Son Samuray Kurosawa’yı Anıyor!
Arka Pencere Dergisi, Oscarlı Kötü Adamların Peşinde!
29. İstanbul Film Festvali’nin Programı Açıklandı!
82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu!
Arka Pencere, Oscar Arifesinde En İyi 11 Oscarlı Filmi Listeliyor!
Arka Pencere, Türk Filmlerinin Festival Karnesini Çıkarıyor!
Pera Müzesi’nde Fransız Sineması
Altın Ayı “Bal”ın!
Arka Pencere Recep İvedik’i Sorgu Masasına Oturtuyor!
Altyazı Sinema Seminerleri’nde 2010 Bahar Dönemi Başlıyor!
8. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali
Arka Pencere Sevgililer Gününü Kutluyor!
 
 
 
 
 
   
 

14.04.2008

27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ilk haftasını geride bırakırken, uluslararası yarışma filmleri yavaş yavaş gösterilmeye başlandı. Yarışma filmlerine geçmeden önce haftasonu galalarından biriyle yazıma başlamak istiyorum…

Daha önce Makinist (2004) filmiyle tanıdığımız yönetmen Brad Anderson’ın Ocak ayında Sundance Film Festivali’nde galası yapılan filmi Sibirya Ekspresi bizde de ilk kez festival kapsamında gösterildi. Çin’den Moskova’ya doğru Sibirya Ekspresi’yle yolculuğa çıkan evli bir çift, İspanyol bir gezgin ve genç Amerikalı sevgilisiyle aynı kompartımanı paylaşırlar. Emily Mortimer’in canlandırdığı Jessie’nin kendi çapında karanlık geçmişi, onu enigmatik karakter İspanyol Carlos’la yakınlaştırır. Woody Harrelson’ın Mortimer’in saf kocasını oynadığı film, çiftin bulaştığı bir cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı vakasıyla birleşerek hızla karmaşık bir polisiye drama dönüşüyor. Ne yazık ki, filmin ilk yarısının gizemli ve tansiyonlu atmosferi ikinci yarıda yerini sıradan bir aksiyon-gerilime bırakıyor. Filmin doğasına uygun bir sinematografi ve tren atmosferinin gerilime eşlik etmesi Anderson’un başarılı olduğu noktalar. Öykü ise sonlara doğru Hollywood klişeleri girdabında boğuluyor.

Festivalin uluslararası yarışma bölümünde yer alan filmlerden şimdiye kadar en ilgi çekici görünen film, Lucia Puenzo’nun ilk yönetmenlik deneyimi olan XXY. İspanyol yapımı filmde, çift cinsiyetli 15 yaşındaki Alex’in (Inés Efron), bu özel durumuyla ilgili ailesi arasında kurduğu hassas dengeler, gözlerden uzak evlerine yeniyetme oğullarıyla beraber bir çiftin misafir gelmesiyle sarsılıyor. Artık yetişkin bir kadın ya da erkek olma yolunda bir karar alma çağına gelen Alex’in cinselliğini keşfetme ve kabullenme süreci, konunun gerektirdiği gibi itinalı bir sinema diliyle aktarılıyor. İzleyicide de sarsıcı ve zaman zaman iç burkucu duygular uyandıran film, yalnızca çift cinsiyetlilik üzerine değil, cinselliğe toplumsal bakışla da ilgili kayda değer önermeler ortaya koyuyor.

Michel Gondry’nin Rüya Bilmecesi’nden sonraki filmi Lütfen Başa Sarın, festivalin merakla beklenen yarışma filmlerinden. Filmde geleceği pek parlak görünmeyen iki kafadar, göz kulak olmaları gereken video dükkanındaki bütün kasetlerin silinmesi üzerine filmleri kendi kendilerine yeniden çekerek müşterileri oyalayabileceklerini düşünürler. Aksiyondan bilimkurguya, dramdan animasyona kadar her türden en popüler filmleri sıfırdan yaratan ikiliye zamanla filmlerin müptelası olan kasaba sakinleri de katılır ve video dükkanı bir film fabrikasına dönüşür. Jack Black’i yine küçük bir video dükkanında geçen bir komedi filminde izleyebileceğiniz film, Michel Gondry’nin küçük yaratıcı fantazilerini ardı ardına sıralaması için bahane edilmiş ortalama bir sinema projesi.

John Sayles’in yönetmenliğindeki Honeydripper da festivalin ABD yapımı yarışma filmlerinden. Danny Glover’ın başrolünü oynadığı filmde, 1950’lerde Armoni adlı uzak ve sakin bir kasabada rock’n roll kültürünün doğuşu anlatılıyor. İflasın eşiğindeki Honeydripper adlı kulübün sahibi Tyrone, yenilikçi rakibine daha fazla direnemeyerek hiç müşteri çekmeyen yaşlı caz şarkıcısını işten çıkarır ve elektronik gitara boyun eğer. Daha ilk dakikalarından itibaren öykünün nereye nasıl varacağı çok belirgin olduğu için filmin iki saatlik süresi geçmek bilmiyor. Banel olay örgüsünün yükselişi hem çok yavaş, hem de doruk noktası gereken enerjiyi ve sürpriz elementini getirmiyor.

Daha önce Türkiye’de çeşitli festivallerde izlediğimiz oyuncular Trond Fausa Aurvaag (Sorun Yaratan AdamJens Lien, 2006) ve Marian Saastad Ottesen’in (Olumsuz Düşünme SanatıBard Breien, 2006) başrollerini paylaştığı Kadın Gibi Geçti, Norveçli yönetmen Petter Naess’in son filmi. Hayatını nasıl olduğu belirsiz bir şekilde istila eden bir kadına saplantılı bir şekilde aşık oluveren bir adamın öyküsü, Amerikan romantik komedilerini fazlaca andıran bir senaryo ve anlatım teknikleri kullanılarak perdeye aktarılmış. Yarışmanın zayıf yapıtlarından.

İzlandalı yönetmen Baltasar Kormakur’un İzlanda tarihinin en yüksek hasılat yapan ve bu yıl İzlanda’nın Oscar adayı olan filmi Bataklık, festivalde Altın Lale için yarışan filmlerden. Bir dedektif korkunç bir cinayeti incelerken bir yandan da tüm ulusun genetik veritabanıyla ilgili birtakım gerçekler keşfeder. Bilimkurguya varan bir gerilim öyküsü olan film, fazlasıyla karanlık ve boğucu.

Festivalin Amerikan Bağımsızları bölümünden Tommy O’Haver imzalı Bir Amerikan Suçu’nda, Juno filmindeki rolüyle Oscar’a aday olan genç oyuncu Ellen Page ve Amerikan bağımsız sinemasının vazgeçilmez aktrislerinden Catherine Keener başrollerde. 1965’de Amerika’da gerçekleşmiş gerçek bir suç öyküsünü perdeye aktaran O’Haver, bir kızın başına gelen akıl almayacak trajediyi toplumsal boyutta inceliyor. Gerek performansları gerekse ağır ağır yaklaşmakta olan şiddetin boyutunu hiç sezdirmeden seyirciyi şaşkına uğratan senaryosuyla film, hepimizi gerçekleşen olayların neden yaşandığını düşünmeye sevkediyor.

Şüphesiz usta yazar Paul Auster’ın ilk kez yönetmenliğe soyunmuş olması nedeniyle ilgi çeken festivalin Amerikan Bağımsızları filmlerinden Martin Frost’un İç Dünyası, ne yazık ki Auster’ın hünerini edebiyata saklamasının daha yerinde olacağını düşündürdü. Auster’ın Yanılsamalar Kitabı’nın bir bölümüyle başlayan film, yaratım sancıları içindeki bir yazarın fantazi dünyasında geçiyor. Filmin temasının çağırdığı absürd metin, David Thewlis ve Iréne Jacob’un ancak teatral performanslarla eşlik edebildiği ağır edebi bir dile sahip. Öykü, Auster’ın sinemasal araçlarla kurduğu ilişkinin zayıflığından olsa gerek, sinemaya bir türlü adapte olamıyor; tutarlı bir çatışma, filmi parçalanmadan finale taşıyamıyor.

Bu yazımı festivalin incilerinden olarak gördüğüm Canlandırma Sineması bölümünden bahsederek bitirmek istiyorum. Rus ressam ve yönetmen Alexander Petrov’un beş animasyonundan oluşan bölüm, canlandırma sinemasına ilgi duyan izleyiciye alışagelmemiş tatlar sunuyor. Her bir karesi muhteşem birer yağlı boya resimden oluşan filmler arasında Dostoyevski ve Hemingway uyarlamaları da yer alıyor.

Önümüzdeki hafta boyunca gösterilecek uluslararası yarışma filmleriyle ilgili yazılarım devam edecek… İyi festivaller…

Selin Sevinç
 
 
Henüz Yorum Yapılmamış
 
 
 
 
 
 
copyright 2007 © FilmButik
Tüm Hakları Saklıdır
Ana Sayfa   Vizyondakiler   Yakinda   Haberler   Kisa Kisa   Arsiv   Kütüphane   FilmButik
 
.