28. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ederken Akbank gala filmlerinin yanı sıra ulusal ve uluslararası yarışma filmleri de görücüye çıkmaya başladı. Dünya festivallerinden örnekler ve eski klasikler de sinemaseverleri uzun ve yoğun bir sinema yolculuğuna çıkarmaya devam ediyor.
Haftanın önemli gala filmlerinden
Paolo Sorrentino imzalı İtalyan yapım
Il Divo, uzun yıllar İtalya’da başkanlık yapmış ve adı yasadışı aktivitelerle ve mafya bağlantılarıyla anılmış siyasetçi
Giulio Andreotti’nin biyografik öyküsü.
Toni Servillo’nun performansı, filmin mizah ve ironi dolu sinema dili ve Sorrentino’nun sıradışı bir görüntü ve kurgu yönetimiyle müziği harmanlayan usta stilistik kararları, bu aksi takdirde İtalyan politikasına ansiklopedik ve yorucu bir bakış gibi duracak filmi keyifli bir sinema eserine dönüştürüyor.
Henüz üçüncü uzun metraj filmini çeken
Christine Jeffs’in yönetiminde
Günışığı Temizleme Şirketi, Akbank gala filmlerinin Amerikan bağımsızlarından.
Amy Adams ve
Emily Blunt gibi kariyerlerinin başlarında yeteneklerini kanıtlamış iki oyuncu, bu filmde ‘kaybeden’ iki kız kardeşi canlandırıyor. Ölen annelerinin ardından
Alan Arkin’in oynadığı babalarıyla yalnız kalmış, hayatlarını yavaş yavaş ellerinden kayıp giderken izleyen kız kardeşler, sonunda ekonomik sıkıntılarına çare olacak bir yol bulurlar: ölülerin ardından temizlik yapmak için ‘Günışığı’ adını verdikleri bir şirket kurarlar. Hem kar getiren hem başlarına bela olan bu iş girişimi geçmişlerindeki yükleri boşaltmalarına da yardımcı olur. Bu yalın, sıcak ve komik film, özellikle iki aktrisin kimyaları ve performansları sayesinde festivalin beğenilen filmlerinden olacağa benziyor.
Filmi için İstanbul’a gelen
François Ozon’un son filmi
Ricky de festival galalarının en çok dikkat çeken başlıklarından biri. Filmde olağanüstü bir özelliğe sahip olan bir çocuk dünyaya getiren alelade bir çiftin bu çocukla beraber değişen hayatları konu ediliyor. Beklenmedik ve gerilim yüklü bir şekilde gelişen bu mucizevi bebeğin öyküsü, ne yazık ki finale gelindiğinde hiçbir yere vardırılmadan sona eriyor. Ozon ilgi çekici bir konuyu ne fiziksel ne spiritüel bir zemine oturtmadan, hatta karakterlerinin hayatlarına nasıl etki ettiğini bile araştırmadan tepetaklak bitiriyor. Bu nedenle
Ricky maalesef heyecan verici bir öykü gibi başlayıp hızla anlamsız bir boşluğa düşüyor.
Atom Egoyan imzalı Kanada yapımı
Tapınma, annesi ve babasını bir trafik kazasında kaybetmiş olan bir gencin bir terör olayına adları karışmış başka bir karı-kocayı kendi anne-babası yerine koyarak hazırladığı bir ödev ve bu ödevin terör üzerine yarattığı tartışmalara ilişkin felsefe ve ahlak temalı bir kafa yorma egzersizi. Tek notalık bir fikir üzerinde 100 dakika boyunca dolanan film, kendini bol bol tekrar ederken bir de genç adamın kendi ailesi ve ödeviyle ilgili kendini yönlendiren hocası arasında da bağlar kurarak, zaten sıkıcı ve kısır olan fikri gereksiz yere bulandırıyor. Performanslar da filmin kendisi gibi kendini fazla ciddiye alma sendromundan müstarip.
Uluslararası Yarışma Filmlerinden...
Uluslararası yarışma filmlerinden şimdiye kadarki en dikkat çekici başlık, ikinci uzun metrajını çeken yazar yönetmen
Pablo Larrain’in filmi Şili-Brezilya ortak yapımı
Tony Manero. Ufak bir ekiple meşhur
Saturday Night Fever’ın bir sahne temsilinde dans eden elli iki yaşındaki Raul Peralta’nın
John Travolta’nın canlandırdığı Tony Manero karakterine olan saplantısını anlatan film, insan psikolojisi ve ruhunun filmin cüssesinden beklenmeyecek derinliklerine iniyor. Pinochet iktidarının gölgesinde anlatılan öykü, hayatını adadığı Tony Manero taklidini sonunda teste de sokan Raul’un sinir bozucu, iç parçalayıcı, çirkin, keskin ve karanlık bir portresini çiziyor. Aktör
Alfredo Castro cesareti ve açıklığıyla oyunculara ders olacak bir performans veriyor.
İkinci uzun metrajında yine senarist
Anna Maria Monticelli’yle çalışan yönetmen
Steve Jacobs’ın
Utanç adlı roman uyarlaması, festivale konuk olan
John Malkovich ve kariyerinin henüz başındaki genç oyuncu
Jessica Haines’in başrollerini paylaştığı, kadın-erkek arasındaki tanımlanamaz farklar üzerine enteresan bir çalışma. Cinsel dürtülerine hakim olamayan bir edebiyat profesörü bir öğrencisiyle beraber olduktan sonra üniversiteden uzaklaştırılıp Güney Afrika’da küçük bir köyde yaşayan lezbiyen kızının yanına gider. Başlarına gelen korkunç bir olay baba-kıza ilişkileri ve birer kadın ve erkek olarak kimlikleri ve sorumlulukları üzerine düşünmeye iter.
Fransız yönetmen
Olivier Assayas’ın yönettiği
Yaz Saati, iki kız ve bir erkek kardeşin annelerinin ölümünden sonra miraslarını paylaşma ve değerli bir resim ve antika koleksiyonuyla beraber çocukluklarını geçirdikleri evlerinden ve tüm anılarından kopma sürecini anlatıyor. Daha çok ‘ölenin ardından ne yapılır?’ konulu bir rehberi andıran film, yalnızca yüzeysel olarak materyaller yoluyla insan hayatında aile ve anıların ne anlama geldiğine ve ölümün geri kalanların üzerinde bıraktığı etkilere değiniyor. Bunun ötesinde film, karakterlerin dünyalarına giremeyen, dramatik anların yoksunluğuyla can çekişen sıradan bir aile öyküsü.
Festivalin son haftasına girerken sinemaseverler büyük bir ilgiyle festivali takip etmeye devam ediyor... İzlenimler ve yorumları burada takip edebilirsiniz.