Ünlü Alman yönetmen Wim Wenders’in son filmi Palermo’da Yüzleşme, kendini arayan bir fotoğrafçının Palermo’da ölümle ve hayatla yüzleşmesini anlatıyor.
Fin bir fotoğraf çekimi bahanesiyle gittiği Palermo’da bir süre kalıp artık anlamını yitirmeye başlayan hayatını yeniden keşfetmeye çabalar. Şehirde fotoğraflar çekip müzik dinleyerek aylaklık ederken gri pelerinli bir adamın oklarına hedef olduğunu görür. Birdenbire ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna inanan Fin orada tanıştığı ressam bir kadınla beraber bu esrarengiz figürün peşine düşer. Ancak bulduğu şey hem bir aşk hem de ölüme ve hayata dair unutamayacağı bir derstir.
Wenders, hayatlarının anlamını yitirmiş, yaşama enerjileri sönmüş yaşayan ölülere bir dikkat bayrağı çeken felsefi/spiritüel filmlerin günümüzde sıklaştığını biliyor olsa gerek. Palermo’da Yüzleşme’deki mesajlar da bildiğimiz duyduğumuz öğretilerden çok farklı değil. Kent ve iş hayatının yavaş yavaş özdeki ışıltıyı kaybettirdiği, insanların kendilerine ve hayata dönmeleri için bulundukları çemberden dışarı bir adım atmaları gerektiği ve ölümün aslında, illa öteki dünyada değil de, yaşamın ufalandığı yerde durduğu bu filmin de önermeleri arasında.
Wenders’in ayrıksılığı ise seçtiği mekanlar, müzikler ve karakterlerin yanı sıra ritim ve renk seçimleriyle gelen ‘başka’ bir atmosfer/evren yaratımı. Palermo sokaklarında yabancılık ve keşif duygusunun nasıl yerini tekinsizlik ve gerilime bırakabildiği; ‘kendi’yle ‘öteki’ arasında gidip gelen ‘düşman kim?’ karmaşası; tutunacak dal arayan bir adamın beklentisiz yolculuğunu izlerken yaratılan -izleyici için de öznel bir sorgulamaya yer açan- boşluk...
Palermo’da Yüzleşme, herhangi bir kategoriye ve hedef kitlesine sınırlaması güç olan filmlerden. Ölüm ve hayatın anlamlarını yeniden düşünmek için sakin bir kafa yorma, resimlere ve müziğe kendini bırakma için iyi bir fırsat. İyi seyirler...
Selin Sevinç