Michael Moore bu belgesel macerasında Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük şirketlerin egemenliğinde ve gölgesinde olan yönetim biçimini irdeliyor. Kapitalist sistemin ne demek olduğunu, insanlara nelere mal olabildiğini, adeta a’den z’ye izleyiciye öğretiyor; örneklerle destekliyor; insanların sıkıntılarını, tepkilerini ortaya koyup sonuçta bir çözüme doğru güçlerini nasıl birleştirebileceklerini bile öneriyor.
Kısaca, Michael Moore yine, konu ne kadar ağır ve karmaşık da olsa herkesin anlayabileceği bir dilden, yalnızca Amerika’nın değil tüm dünyanın önemli bir gündem maddesini -ve ilgili sivri eleştirilerini-, yeri geldiğinde Amerika’nın kendi ideolojisini satmak için kullandığı ‘entertainment - eğlence’ silahını kullanmaktan çekinmeyerek paldır küldür hedefine ulaştırıyor.
Her zamanki gibi bu filmi de izlemeye kalkacak kitle zaten dünyada tüm dönen kirli işlerden biraz olsun haberdar ve sesini duyurmasını bilen insanlar olabilir. Ama yine de bu konuları korkusuzca ele alıp geniş kitlelere ulaştıran birilerinin olması güzel. Ayrıca, bilenlerin hatırlamasını sağlamak, belki üç beş bilmeyenin de gözünü açmak zaten gelecek nesiller için kayda değer bir yatırım.
Moore’un biraz fazla basite indirgenmiş çözümlemelerini eleştirmek doğal. Ama önünde sonunda hep yara alan taraf olan; eğitim, kültür seviyesi daha düşük; çalışma, yaşama, sağlık hakları minimumda olan halk için belki de en iletişimi kuvvetli yöntem bu. Belki Moore kaba saba ve kabak tadı vermiş tavırlarıyla itici bulunabilir. Öte yandan belki çirkinliğin karşısında çirkinleşmekten başka çare yok. Çeşit çeşit montaj sekansları, ses efektleri ve müziklerle yaptığı parodilere bakıp Moore’un estetiği bayağılıkla suçlanabilir. Ama belki de film yapmanın, satmanın ve dağıtmanın yolu buysa, neden olmasın...
Eleştirilebilecek, kötülenebilecek yığınlarca şeyin arasında Moore’un hedefi saygıdeğer ve yöntemi de defalarca kanıtlandığı üzere sağlam. İzlemek ve izletmek en doğrusu.
Selin Sevinç