1900’lerin Paris’inde fahişelik mesleğinden emekli olmuş, genç erkekleri baştan çıkararak hayatını geçiren zengin ve hala alımlı 49 yaşındaki Lea de Lonval, bu kez meslektaşlarından Charlotte’un 19 yaşındaki oğlu Fred’le bir ilişki yaşamaya başlar. Beklenmedik bir şekilde altı yıl süren ilişki, kısa süreli ilişkiler yaşamayı prensip edinmiş bağımsız Lea için olduğu kadar, körpecik ve havai Fred için de sürpriz olur. Charlotte artık oğlunun evlenme zamanının geldiğini ortaya atınca ikiliyi yaşamın doğal şartlarıyla yüzleşmelerini gerektiren bir süreç bekler.
İngiliz yönetmen Stephen Frears birçok filminde olduğu gibi bu filminde de öncelikle performanslarından güç alıyor. Yönetmenin Fransız yazar Colette’in romanından ortaklaşa uyarladığı senaryo, adeta oyuncuları canlandırmak için mekanik bir araç gibi; kendine has kıvrımları ve açılımları olmadan, yalnızca döneme ve özellikle Michelle Pfeiffer’ın Lea portresine hizmet veriyor.
Lea ve Charlotte arasındaki diyaloglar, altında trajedi kazanı kaynayan acımtırak bir mizahı Pfeiffer ve Kathy Bates’in usta sunuşlarıyla zaman zaman öne çıkarıyor. Bunun dışında böyle hassas bir insanlık durumunu fazlaca üstü kapalı anlatmaya kalkan öykü, hareket alanı dar da olsa kahramanının majestikliğini içine sığdıramayacak kadar kısa ve sınırlı bir şekilde aktarılıyor. Yalnızca birkaç sahnede gerçekten anlam kazanan ve insanın içine işleyen dram, çok daha yaygın bir şekilde sarsıcı olabilirdi.
Aşkım, ne yazık ki sinema perdesine banel bir öykü olarak yansıyor. Oysa Frears’ın sunumu tiyatro sahnesine çok daha yakışacak bir dram çiziyor. Yine de, görselliğin kazandığı bir sektörde çalışmanın ne demek olduğunu çok iyi bilen ve Lea’nın iç dünyasını ustalıkla ifade eden Pfeiffer’ın, şu olgun döneminde keyfini çıkarmak büyük zevk. İyi seyirler...
Selin Sevinç