Meşhur Amerikalı kadın pilot Amelia Earhart’ın havacılığa karşı duyduğu tutkusu, mesleki hırsları, evliliği ve özgürlüğüne düşkünlüğü üzerine kurulu biyografik öykü Amelia, Hintli yönetmen Mira Nair’in vizyonundan Hilary Swank’in performansıyla perdeye yansıyor.
Her şeyden önce bir kadın olarak başarılara imza atmak isteyen Amelia, kadınların toplumdaki algılanışına karşı verdiği savaş ve evliliğe bakışıyla da sıradışı bir çizgide bulunuyor. Atlantik’i tek başına geçen ilk kadın havacı olmakla kalmayıp dünyayı turlayacak ilk kişi de olmayı hedeflemesi, artık yalnızca bir kadın olarak değil, bir havacı olarak da dünyanın bir numarası olmayı arzuladığına işaret ediyor.
Nair’in penceresinde de, Amelia’nın kader yolu kadınlık hırslarından bireylik hırslarına doğru evrimleşerek çiziliyor. Ancak Nair’in yapmayı ihmal ettiği şey, Amelia’nın kahraman statüsüne sağlıklı ve objektif bir bakış yöneltmek ve araştırmak, acaba Amelia’nın o ana kadar kurduğu hayatı, kör bir hırstan başka hiçbir şeye benzemeyen bir hedef uğruna harcanmaya değer miydi? Nair bu çok bariz soruya yanıtlar arayacağına, Amelia’nın zirvelerle dolu kariyeri ve o dönemde bile yaşamayı başardığı -adeta bir zafer gibi- yasak ilişkisinin dramatik büyüsüne kapılıyor. Derken film, Amelia’nın hayatının köşe başlarına ışık tutan bir günce olmaktan ileriye gidemiyor; dramatik bir öykü olarak da hiçbir zaman kalkışa geçemiyor.
Amelia aynı zamanda inandırıcı olmayan romantik ilişkilere sahne. Swank’in ne yaşlı ve sıkkın görünen Richard Gere ile ne de gerçek duyguları hiçbir zaman açıklığa kavuşmayan sinir bozucu Ewan McGregor ile olan ilişkisi perdede parlıyor.
Amelia soyunduğu tüm duygusal ya da toplumsal alanlarda kafa üstü yere çakılıyor. Amelia Earhart’ın esrarengiz kayboluşu gibi Amelia da sinema tarihinde hızla kayıplara karışacağa benziyor.
Selin Sevinç