15 yıl hapis yatmış Juliette’in topluma karışma vakti geldiğinde elinden tutan tek kişi kız kardeşi Lea olur. Tüm ailesinin sırt çevirdiği, kız kardeşinin bile tüm vicdani kıvranmalarına rağmen reddettiği Juliette, hayatının bu ikinci döneminde Lea’yla taptaze bir ilişki kurmak ve zihnindeki parmaklıklardan kurtulup hayata uyum sağlamak üzere ufak ağır adımlar atmaya başlar. İçindeki derin, esrarlı acı patlamaya hazır bir bomba gibi bekleşir.
Filmde Juliette’in girdiği her diyalog, tanıdığı her insan, attığı her adım derinlerdeki bir yaranın salınımları, uzantıları, yansımaları gibi hissediliyor. Suçunu ancak filmin ortalarında, gerekçelerini ise sonlarında öğrenebildiğimiz Juliette her sahnede gerilmiş bir ok gibi, tüm sükunetinin ardında bir fırtına gibi filmin içinden geçiyor. Her ne kadar kılık ve volüm değiştirse de hemen her sahnede hüküm süren gerilim duygusu ilk yönetmenlik deneyiminde romancı Philippe Claudel’i takip edilmesi gereken isimler arasına alıyor.
Öte yandan filmin aynı bir roman gibi gücünü edebi bir hassasiyetten alan geçişleri, belli belirsiz şiir dizeleri gibi yerleştirilmiş kareleri, çerçevelerinin durgunluğu ve özellikle Lea’yı canlandıran Elsa Zylberstein’ın oyuncu yönetimindeki göze batan yetersizlikler, yönetmenin sinemasal anlamda katetmesi gereken yollara işaret ediyor.
Seni O Kadar Çok Sevdim ki kendine has bir tonu ve ruhu olan bir dram. Gerilim ve trajedi hissi çoğu zaman satır aralarına yerleşmiş; film keskin olmasa da etkileyici, yalınlığıyla dinlendirici.
Selin Sevinç