Savaşta belden aşağısı paralize olmuş eski deniz kuvvetleri askeri Jake, Pandora adlı bir uyduda araştırma yapmak üzereyken ölen bilim adamı ikiz kardeşinin yerine Pandora’ya davet edilir. Uyduda yerleşik olan Na’vi halkının arasına girmek için beyinleri insanlar tarafından yönetilen Avatar’lar yaratılmıştır. Jake ölen kardeşinin Avatar’ını yönetecektir.
Pandora’daki ilk gününde başı yaratıklarla belaya giren Jake, gece Neytiri adlı bir yerli tarafından kurtarılır. Yerli halk tarafından eğitilmesine karar verilen Jake, artık yerlilerin dil ve kültürlerini öğrenecek, onlar gibi yaşayıp onlar gibi savaşacaktır. Ancak Jake’in, bu uydudaki değerli bir madeni çıkarıp almak için halkı nasıl elimine edebilecekleri konusunda ABD ordusuna rapor vermesi gerekmektedir. Jake Na’vi halkı ve aşık olduğu Neytiri’ye olan derinleşen bağı ile kendi ülkesine karşı sorumlulukları arasında kalmıştır. Kendi insan bedenine geri dönüp ülkesinin vahşi emellerine alet mi olacaktır, yoksa kabul gördüğü sırlar ve güzelliklerle dolu Pandora’nın bir parçası mı?
James Cameron kariyerinde uzun bir aradan sonra üstünde 10 yıldır çalıştığı büyük projesini görücüye çıkarttı. Bu uzun ve şüphesiz zorlu çalışmanın neticesinde sanırım hiçkimsenin yadsıyamayacağı güzellikte bir film çıkmış ortaya. Pandora; dil, görünüm ve kültürüyle daha önce Dünya’dakinden bambaşka bir halk ve evren yaratmaya çalışmış olanlara taş çıkartacak detay ve derinlikte tasarlanmış ve nakış gibi işlenmiş. Akıl ve yaratıcılık saçan fikirler, çizimler, resimler insanı gerçekten bambaşka bir yere götürüyor. Hem de kendi dünyamız kadar iyi tanımaya başlayıp kanıksayabileceğimiz denli bir bütünlük ve tutarlılıkla somut bir şekilde deneyimliyoruz bu yer ve yaşayanlarını.
Kesinlikle tasarım ve efektlere söylenecek söz yok. Ancak filmin özellikle Pandora görüntüleri başladıktan bir süre sonra filmi izlerkenki şaşkın hayranlığımızın yavaş yavaş sömürülmeye başlandığını hissetmemiz olası hale geliyor. Acaba hem görselliğiyle hem de içeriğiyle büyüleyen bu evreni 160 dakika boyunca izlerken, üç boyutlu görüntü için taktığımız gözlükler şakaklarımızı sızlatırken, iyi bir öykü keşfetmek yönündeki doğal ihtiyacımızın dineceği mi sanılıyor, diye sorguluyoruz ister istemez. Acaba önüne enfes bir yem atılan gözü kamaşmış bir balık gibi suiistimal mi ediliyoruz?
Avatar hem yapım hem de izleme süresinin genişliğine göre çok dar bir öykü anlatıyor. Hayatta kaybedecek hiçbir şeyi olmayan Jake’e ısınmak, kahraman belleyip sırtına atlamak biraz zor. Yaşamının bir anlam kazanmasını beklediğimiz somurtkan bir kahramanı, çizgiroman karakteri gibi anormal abartılı bir ‘kötü adam’ın gölgesinde, komlekslerini bastırmaya çalışırken izlemenin nesi güzel! Jake karakteri yalnızca sempati uyandıran yaralı bir insan değil, bir kahramanın aleyhine işleyen bir kaybolmuşluğu, hırslara teslim olmuşluğu temsil ediyor. Sonunda doğru yolu bulmuş olması bile şüphe uyandırıyor.
Filmdeki diğer karakterler de aynı kartonluk hissini veriyor. Cameron görsellerine boyut kazandırmaya çalıştığı zamanın onda birini karakterleri için harcasaymış film gerçek bir epik olabilirmiş belki. Gelgelelim sonuna kadar güven duygusu uyandırmayan, hedefinin altında yatanlardan emin olamadığımız bir kahraman ve takım arkadaşlarını Pandora’nın ormanındaki bir bitki kadar sevemiyoruz. Elbette Sigourney Weaver artık ‘ne yapsa yeridir’ kıvamında bir bilimkurgu kişiliği olduğu için onu bu yorumların ve filmin dışında tutuyorum.
Avatar’ın büyük mesajına gelince... O da şimdiye kadar defalarca duyduğumuzdan çok farklı değil: hırslarına boğulmuş insanoğlunun temel dürtüsü kendi çıkarları için her şeyi yok etmektir, ama her zaman uyandırılmayı bekleyen bir sevgi tomurcuğunun harekete geçip günü kurtarması mümkündür.
Pek güzel, fakat o zaman neden saatlerce insanın güzel olmaya meyilli doğasındansa şiddet meraklısı yanı doyurulmaya çalışılıyor? Öyleyse topraklarına ve doğalarına saygılı, her varlığın arasında bir enerji bağı olduğuna inanan, iyileşme ve büyüme ihtimalinden güç alan bir halkı yüceltirken, kimbilir tam da bu duyguları dünyamızda yerleştirmek için harcanabilecek kaynaklar, neden vahşet çarkını körükleyecek, gişe hasılatı maymunu bir film için saçıldı? Avatar’ın mesajı, uğrunda harcanan kaynakları haklı çıkaracak kadar tutarlı ve kuvvetli gibi gelmiyor bana.
Avatar’da bakılacak çok malzeme, duyulacak çok ses var. İnsanın hemen her duyusuna hitap edecek bir şölen hissi mevcut. Hem sinema teknolojisinin ne aşamada olduğunu, çıtanın nerelere yükseldiğini görmek için, hem de emekçilerin yaratılarını kutlamak için izlenilesi. Tek niyetim, her şeyden önce bir spectacle olan Avatar’ı izlerken madalyonun öbür yüzünü ihmal etmemek. Belli farkındalıklarla tüketildiğinde sinemaseverlere keyifli anlar yaşatacaktır.
Selin Sevinç