Ryan, hayatını kazanmak için kentten kente seyahat edip kriz döneminde eleman çıkartmak isteyen şirketler için adam kovar. Profesyonel bir azrail gibi insanları işinden eden Ryan, ya havada ya da havaalanında geçen hayatından memnundur. Natalie adında yeni bir eleman Ryan’ın şirketine seyahat giderlerinden tasarruf etmeleri için işten çıkarmaları internet üzerinden yapma teklifini götürür. Ryan birdenbire gökyüzünden yere inmek tehdidi altında kalmakla beraber Natalie’ye işini öğretmek için son seyahatlerinde onu da yanında götürmek zorunda kalır.
Aklı Havada açılış kredilerinden başlayarak enfes bir yolculuğa çıkarılacağımızın müjdesini veriyor. Ryan’ın havalimanlarında geçen hayatını akıl ve gözlem dolu uzun bir sekansta anlattığı anlardan itibaren, soğukluğu, bekleme salonları ve kalkış tablolarına bağımlılığıyla vahim, bir o kadar da zihinde canlandırması, o sığınma psikolojisine yakın durulması kolay, reklamvari bir tablo çiziliyor önümüzde. Hem alımına çarçabuk kapılınan bir inanış, hem de içten içe bunun hayat olmadığı bilinciyle sinir bozucu bir huzursuzluk dalgası yayılıyor.
Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler (2005) ve
Juno (2007) gibi filmlerinden tanıdığımız yönetmen Reitman elbette ne psikolojik çözümlemelere girerek, ne de kahramanının hayatını taraflı bir şekilde dramatize ederek örüyor öyküsünü. Tersine Ryan’ın hayatı bizim de çoğu zaman kendi hayatlarımızda içinde kaldığımız ikilemi temsil ediyor. Hayatından memnun ve yaşam biçimini sonuna kadar savunmaya hazır Ryan’ın içler acısı durumu, hayata yeni adımını atmış heyecan, enerji, hırs ve umut dolu Natalie’nin gözlerinde ve sözlerinde; yaklaşmakta olan düğünleri için Amerika’nın dört bir yanında kartondan yapılmış resimlerini fotoğraflattıran kız kardeşinin hayatta aradıklarında; iki eyalet arasında transitteyken uçuş milleri ve otel bornozlarına olan aşkını paylaştığı Alex’in kişiliğinde perdeye yansıyor.
Bu kendini deşifre etmeden derinden yayılan anlamlar silsilesi ustaca kurulmuş bir olay örgüsü, ritim ve ton aracılığıyla bir araya geliyor. Güldüğümüz kadar duygulanabileceğimiz hayatın ironileri ardı ardına sıralanıyor. Ama en nihayetinde Aklı Havada ne kendini hayattan ve insanlarla gerçek ve manalı ilişkiler kurmaktan çekinen soğuk ve yalnız ölmeye mahkum bir adamın trajedisi, ne de sonunda aşkı yakalayıp tüm günahlarından arınan ve hayatını değiştiren bir adamın kurtuluş dramı. Aklı Havada yüzüne ‘hayatta önemli olan şeyler’e dair serin bir rüzgar çarpan ve en iyi dileklerimizle ayrıldığımız bir anti-kahramanın yol ve yolculuk hikayesi.
Aklı Havada’yla ilgili en önemli ve çekici noktalardan biri de tam bir dönem filmi olması, yani bu dönemin filmi. Film yalnızca Ryan’ın dünyasına bir pencere açmıyor, aynı zamanda ekonomik krizle sarsılan bir ülkede peşi sıra işten çıkarılan insanların ve onları işinden edenlerin neler yaşadıklarına sahne oluyor. İnsanların hayatın acı yüzüyle karşılaştıklarında ortaya çıkan tablonun sarsıcılığı, filmde gerçekçiliğini yitirmeksizin hazmedilir derecede mizah dolu bir şekilde anlatılıyor. Aynı zamanda geniş ölçekte film, kimilerini daha da fakir, kimilerini daha da zenginleştiren Kapitalist sistemin inceden bir eleştirisi olarak da çarpıcı.
Aklı Havada, performanslarından görüntü yönetimine, ve şüphesiz senaryosuna kadar alabildiğine lezzetli bir şekilde yazılmış, oynanmış, çekilmiş, emek verilmiş, sinema izleyicisinin içinde aradığı her şeyi belli dozlarda bulabileceği kaçırılmaması gereken bir film. Henüz Ocak ayındayız ama Aklı Havada’nın yılın en iyi filmlerinden biri olarak 2010’u tamamlayacağından eminim. Kaçırmayın!
Selin Sevinç